Dalyan’da binlerce yıllık
TUZAK
Murat Gülay dostumun
gönderdiği bir yazıyı
sizlerle paylaşmak istedim.
Makalenin yazarı "Mehmet
YAŞİN".
Dalyan’da binlerce
yıllık TUZAK
Tuzlu suyun kokusunu alınca denizin çağrısına balıklar dayanamaz. Dalyan
ustaları bilir onların ne
zaman nereden geçeceklerini.
Muğla’nın Dalyan Deltası’nda antik dönemden beri değişmeden sürüyor
balıkla insan arasındaki
serüven. Bu hafta, Atlas
Dergisi’nden Cüneyt
Oğuztüzün eşliğinde Dalyan
turuna çıkacağız.
Günlerdir kamışların arasından keskin ıslıklarla esen fırtına, başladığı
gibi aniden kesildi. Ortalık
artık sütlimandı.
"Kuzuluklar"
balıkla dolmuş olmalıydı.
Hava henüz aydınlanmadan
balıkçılar tekneleriyle yola
çıktı. Sazlıkların ördüğü
labirentin içinde yola
koyuldular. Hava buz
gibiydi. Güneyin, iklimden
yana talihli insanları bu
durumdan şikáyetçiydi. "Bir
yerlerde kar yağıyor, soğuğu
bizi vuruyor" diyorlardı,
biraz da farklılıklarının
tadını çıkararak.
Köyceğiz Gölü’nün sularını denize taşıyan Dalyan Kanalı’nın delta
bölümünde, bu geniş alanın
doğusunda Sülüngür Gölü yer
alıyordu.
Balıkçılar burada
dalyanlarda "balık
süzecek"ti. Akıntının,
yönünü gölden denize
çevirdiği şafak vakti bu iş
için en uygun zamandı.
Dalyancılık, denizle bağlantısı bulunan tatlı su göllerinde yapılan
geleneksel bir balıkçılık
türüydü. Bu iki ayrı ortam
arasında düzenli mevsimlik
hareketler yapan balık
türleri, kurulan tuzaklarla
yakalanıyordu. Dalyanlar,
tatlı su ile tuzlu su
arasındaki kanalın en dar
yerinde, kazıklar üzerinde
inşa edilen ahşap yapılardı.
Balık giriş çıkışını kontrol
etmeye yarayan
açılır-kapanır düzenekler ve
tuzağa düşen balıkların
hapsolduğu kuzuluklardan
oluşuyordu. Tabii bir de
dalyan bekçisinin ikamet
ettiği derme çatma kulübe
vardı.
Sülüngür’ün dalyan bekçilerinden Durali Eşkol, eski bir çiftçiydi
aslında. Sonradan
balıkçılığa geçen Eşkol, beş
yıldır gölün ortasında,
sazlıkların arasındaki bu
tecrit edilmiş, karayla
bağlantısı bulunmayan
dalyanda tek başına "doğayla
baş başa" yaşıyordu. İlk
başlarda biraz sıkıldığını
itiraf eden Eşkol, zamanla
bu durumu o kadar benimsemiş
ki, artık eve bile pek
gitmek istemediğini
söylüyordu. Buradaki "sakin
hayattan", "bol oksijenden"
ve çevresindeki yabanıl
doğadan efsunlanmıştı.
Eşkol, antik Kaunos’un yerinde kurulu Çandır Köyü’ndendi. "Dünyada böyle
yer zor bulunur. Burası bir
doğa harikası" diyordu artık
"yeni evi" için. Dış
dünyayla bağlantısını
televizyon ve radyo
aracılığıyla kuran Eşkol’a
göre, televizyonda artık
izlenecek program
kalmamıştı.
"Bu yüzden radyoyu tercih
ediyorum. Hiç olmazsa
görüntü yok" diye radyo
dostluğuna bir açıklama
getirmeye çalışıyordu.
KUZULUKLAR DOLUNCA
Tuzlu suyun kokusunu alan balıklar, denize doğru hareketleniyordu.
Dalyanlarda tuzağa
düşmelerine neden olan da
buydu. Yumurta ve sperm
bırakmak için önüne geçilmez
bir içgüdüyle denize
ilerliyorlar, tuzağa
girdiklerini fark
ettiklerinde ise artık çok
geç oluyordu. Kuzuluklar
yeteri kadar balıkla dolup
"süzülmeye" hazır hale
geldiğinde, dalyan bekçileri
merkeze haber veriyordu. Ve
başlarındaki çavuşla
birlikte üç kişilik ekip
şafak sökmeden yola
çıkıyordu.
Muğla’nın Ortaca ilçesine
bağlı bir belde olan Dalyan,
adından da anlaşıldığı gibi
eskilerden beri önemli bir
balıkçılık merkeziydi.
Balıklar kuzuluktan üç
kişinin kullandığı dev
kepçeyle toplanıyor, yani
"süzülüyor"; sonra da
kayıklara alınıyordu.
Kayığın yanaşamadığı
bölümlerdeki kuzuluklardan
süzülen balıklar, uzun saplı
kepçelerle kayığa kadar
sırtta taşınıyordu.
Kuzuluklar birbirine dar,
ince kalaslarla bağlıydı.
Dolu kepçeyi bir omzuna
yükleyen balıkçı, işte bu
kalasların üzerinde yürümek
durumundaydı. Bu işi suya
düşmeden başarmak cambaz
mahareti gerektiriyordu.
"Neden bu yollar daha
emniyetli ve geniş
yapılmıyor" diye sorunca,
"Geniş olursa rahat edersin,
dikkatin dağılır suya
düşersin" diyordu biri.
Dalyan Su Ürünleri
Kooperatifi (DALKO) Başkanı
Muhammet Aktaş, yöredeki
dalyan balıkçılığı için
şunları söylüyordu:
"Balıkların (kefal, levrek,
çipura) üreme alanı İztuzu
Kumsalı’nın deniz tarafı.
Denizde dünyaya gelen
yavrular bir süre sonra bol
besin bulabilecekleri göle
giriş yapar. Burada
olgunlaşan balıklar üremek
için tekrar denize gider."
Bu döngünün sürüp gitmesi
için, belirli bir oranda
balığın denize çıkmasına
izin veriliyordu. Ortalama
beş balıktan biri üreme
şansını elde edebiliyordu.
Bu hareket kış ve yaz
aylarında olmak üzere yılda
iki kere tekrarlanıyordu.
Yazın 50, kışın ise 150 ton
kadar balık avlanabiliyor;
bunun yüzde 90’ını da
kefaller oluşturuyordu. Bu
arada kefalden havyar da
elde ediliyordu.
BİNLERCE YILLIK
TEKNİK
DALKO’nun ürettiği
havyarlar, 2000 yılında
İtalya’da ünlü organik tarım
ürünleri kuruluşu Slowfood
tarafından düzenlenen
uluslararası yarışmada, 400
üretici arasından finale
kalarak ödül almıştı.
Kaunos’ta yıllardan beri
süren kazıları yöneten Prof.
Dr. Cengiz Işık, yakın
zamanda gün ışığına
çıkarılan yazıt parçalarında
konuyla ilgili bilgiler
bulunduğunu belirtiyordu.
Işık, Kaunoslular zamanında
göldeki balık avcılığının
kurallar dahilinde, örgütlü
bir şekilde yapıldığının
açıklığa kavuştuğunu
söylüyordu. Gölün
bereketinin ve uygulanan av
tekniğinin binlerce yıllık
bir geçmişe sahip olduğunu,
hemen hemen hiç değişmeden
bugüne geldiğini düşünmek
gerçekten heyecan vericiydi.
Artık kayığımız
kuzuluklardan süzülen irili
ufaklı çipura, levrek ve
kefallerle dolmuş, dönüş
yoluna koyulmuştuk.
Kanallarda karabataklar
sürüler halinde avlanıyordu.
Çavuş bu kuşlardan çok
şikáyetçiydi:
"Küçük bir dalyan kadar
balığı mideye indirirler bir
sezonda." Son yıllarda
sayıları artan iştahlı
karabataklar balıkçılar için
yeni bir tehdit
oluşturuyordu. Anlaşılan
gölün bereketi, yeni kuş
türlerini buraya çekmeyi
sürdürüyordu.
Demir ÖZDEMİR